28 Haziran 2009 Pazar

"Tahran'da Gözyaşları"

Sen gideli 10 ay, doğum günüm geçeli 10 gün olmuştu abi. 2 hafta önce İstiklal Kitabevi'nde sen konulu başka bir kitabı sorar iken, "elimizde o kitap yok ama ilgilenirseniz bu var" demişlerdi ve ben sen gittin gideli senle yaşar olduğumdan o kitabı da edinmiştim.



Benim okumaklığım da diğer işlerime benzer abi, türk işidir, bir heves atılır tık nefes - o da belki- bitiririm. 3 öne bir arkaya okuya okuya ilerlerken kitabı, daha kim yazmış, daha kim tanımış abimi diye bakınırken Şafak Pavey adını görür görmez afalladım abi. Şafağı ve beni o dönem darmadağın eden hikayesini yıllar önce bir "tesadüf" edindiğim "13 Numaralı Peron" kitabından biliyordum. Yavuz Bingöl'ün, "Baharım Sensin" albümünden "vay le le" ile koşut o kitapta okuduklarım beni yerden yere vurmuştu desem yeri.



27 Ekim 2007'de Kadıköy'den kalkan motora atlamış Çınarcık'a yol alırken, denizin, Marmara'nın ortasında ilerlerken, kulağımda kimbilir kimi dinlerken, dostlarının sen gideli 10 ay oldu konulu yazdıklarını okurken Şafağa rastlayınca ne hale geldiğimi var sen tahmin et.

Ne tuhaf değil mi abi? Şafak, yazısına "Tahran'da Gözyaşları" başlığını atarken Tahrandaki kendi bireysel gözyaşlarından dem vuruyordu, şimdi, bugün belki tüm Tahran'da dökülüyor gözyaşları

Ben susayım şimdi abi, Şafak konuşsun ...

"Tahran'da Gözyaşları"

" 19 Ocak 2007 Tahran'da saat 18.00.. O halde İstanbul'da 17.00.. Mutluyum. Ruhun bin halinden nadide bir parça bu..

Japon arkadaşlarımın çocukları ve o çocukların arkadaşları sabahtan bana geldiler. Bir nevi Japon Türk günü yaptık Afgan yemekleriyle süslenmiş, fonda dünyanın en çok stres yaratan ülkesi İran..

Birlikte kaligrafi yapıp, tavla oynadık bütün gün.. "Elde edemediklerinin intikamını çocuklarınla al" eğitiminin içinde darlanmışken Japon çocuklar bana bir zamanlar eğitim mazimizde kalan uyumu, birlikte oynamayı ve terbiyeyi hatırlatıyorlar.

Beş buçuk civarında ayrıldılar. Saat altı civarında yeniden mutlu olduğumu düşündüm.. Cep telefonuma henüz gönderilmiş çocukluk arkadaşımın mesajını okurken.. "Üzgünüm Hrant.."

"Neden üzgün, üzgünse Hrant ne demek!"

Mutluluğu kuşkuyla kuşatılmış içgüdülerim mesajın sahibini değil, annemi arattı bana.. Annem saçma mesajları yorumlamasıyla maruftur.

Telefonumu kendisi açmadı. Birkaç yıl önce kaybettiğimiz cesaretin şarkıcısı Ahmet Kaya'nın sağduyusunu hayranlıkla izlediğim eşi Gülten Kaya açtı telefonu.

"Ne oldu Gülten, Hrant iyi değil mi?"

Sesinde kalıcı bir elem, "Zaten öğreneceksin Şafakçığım, en iyisi doğrudan söyleyeyim. Hrant bir saldırıya uğradı."

Israr ettiğimi hatırlıyorum. "İyidir değil mi? Bir şey yoktur!"

"Zaten öğreneceksin Şafakçığım, annen morgda ve maalesef Hrant'ı kaybettik" dedi. Burnumun şiddetle sızladığını hatırlıyorum.

Bu satırları yazarken yeniden burnum sızlıyor. Bir zamanlar annem bana; "Bir acı da gözyaşı hiçbir şeydir" demişti. "Ve çoğu zaman kollektif olduğu için huzur bile verir. Ama eğer burnun sızlıyorsa, o sahici ve kalıcı bir kederin kalbindeki gözyaşlarıdır. Çünkü burnun tek başına sızlar."

Elimde telefon ahizesi, sadece derhal ve mümkünse yürüyerek memlekete gitmem gerektiğini sezerek, öylece kalakaldım. Habersiz kalışın çaresiz kapanında sadece memlekete gitmek gerekiyordu. Dünya kupasından bu yana İran'da yurt dışı kaynaklı hiçbir şey izlenmiyordu. Sürekli tamir ve ayarlama gerektiren çanak antemin tamircileri sadece kendilerine uygun bir gece yarısı saatinde geliyorlardı. Ahlak polisi tarafından yakalanmamaya özen göstermenin en uygun zamanıydı gece yarısı. Muhtemelen çanak anten bu gizli tamirden hoşlanmıyor olmalıydı ki, çalışır hale getirildikten ve tamirciler gölgeler gibi sessizce gittikten bir iki gün sonra yeniden bozuluyordu.

Dünyaya açılan tek pencerem uydu antenimin müzmin bozulmuşluğu üstüne teorilerim vardı. Ya tamirciler müzmin bozulmaya ayarlıyorlardı ya da pastaranlar İranlılar dünyadan bihaber olsunlar diye frekans bozucu teknisyenler kadrosu açmışlardı.

Dünyada herkesin anında öğrendiği Masal babamın öldürülüşü çanak antenin bozuk periyoduna ve İran'da kutsal tatil olan Cuma'ya denk gelmişti.

Her yer tatil iken ve sokaklarda el ayak çoktan çekilmişken, cebimde beş kuruş olmadan, ağlayarak morga yetişmekten başka bir derdim yoktu..

Kutsal tatil Cuma günü, biz diplomat ve ex-pat grubunun üzerinde devrim lideri Humeyni'nin kocaman resimleri olduğu için Humeyni diye adlandırdığımız İran parası olmadan tek bir şey yapmak mümkün değildir Tahran'da.. İran'da hayatın evlerin yüksek duvarlarına hapsedildiği zamanlarda sevdiğiniz asla ölmemelidir.

Yabancı olarak banka hesabı açamadığınız için İran'a has nadir bankamatiklerden yararlanılamaz. Mahalla bakkalı yabancı parayı Humeyni'ye çeviremez. Baştan başa bütün İran'da olduğu gibi havaalanında da kredi kartı geçmez.. Ve öylece kalakalırsınız. Bu nedenle İran'da, doğumdan ölüme, kazadan tutuklanmaya kadar beklenen ve beklenmeyen her ani değişiklikte elinizin altında her an ulaşabileceğiniz para sahibi bir çevre olmak zorundadız.

Telefon elimde ne kadar öylece kaldım hatırlamıyorum. Neden sonra bir kaç saat önce çocuklarından ayrıldığım Japon arkadaşıma telefon ettim. Ona söylemek istiyordum. Söylemek, kalbimi dağlayan kızgın demirin acısını hafifletmek.. Daha yeni Hrant'la röportaj yapmıştı. Onu tanımıştı. Tanımış ve hayran kalmıştı.

O biliyordu. Efsanevi Japon terbiyesi ile bildiğini söylemeden bildiğini hissettirmişti. Şu kocaman ıssız dünyada tek haberi olmayan bendim. Bilgisayarına düşmüştü Hrant'ın öldürülmesi... Söyleyemeyeceğini düşünmüş, beni aramaktan kaçınmıştı...



Telefonu kapatır kapatmaz eve geldi. Bana masal babamın çektiği henüz çektiği son fotoğrafları vardı. Fotoğraflarda masal babam gülümsüyordu. Kendi deyimi ile "kederi ile birlikte" gülümsüyordu. Yanı başında benim hediye ettiğim İran fotoğrafları kitabı görünüyordu. Geçen ay İran'a geldiğinde verdiğim ...

Son buluşmamızda.. Ararat kulübünde yaptığı konuşmaya gitmiş, öğle yemeğine katılmıştım.. Kapıdan girdiğimde başörtüme bakıp, "Bu ne hal?" diye başörtümü açmış, doyumsuz şefkatiyle "Bana bir şey anlatma, burada hayatın nasıl yaşandığını dinledim, biliyorum. Üç gün kaldım ama çoktan yetti," demişti. Biraz soluklanmış,

"Sen ne yapıyorsun be kız! Özgürlüğün fiyatı yok... Çık buralardan.. Bize göre değil". dedi. Sonra salonu doldurmuş heyecanla onu dinlemeyi bekleyen iki yüz civarında İranlı Ermeni'ye, kocaman kahkahalarıyla, protezli yolcuların İran güvenlik kontrollerinden geçerken yaşadıkları mizahı anlattı.Salon olağanüstü birisi ile karşılaştığını biliyordu ve asıl olağanüstü olanların onlara içlerinden biri hissettirdiğini de. Hrant'ın mucizesi İran toplantısını da büyülemişti.

Evin her köşesinde onun keyifli kahkahaları capcanlı çınlarken, ağır bir kederle Japon arkadaşıma para sordum. Çok az nakiti vardı. Yine de aldım. Para işini halletmek gerekiyordu. Alt komşularım doğmaya hazırlanan bebekleri için İran'a has bir tedbirle yastık altı doğum parası saklamışlardı ve bunu biliyordum. Perişanlığımın itiraz edilemezliğiyle bebeğin ani doğumunu riske ederek uçak bileti parasını denkleştirdik.

Havaalanında kuruşuna kadar zorla toplanmış nakit Humeynileri bilete öderken, bebeğin hiç değilse iş günü olan Pazar sabahına kadar doğmaması için dua ettiğimi hatırlıyorum.



Kan çanağına dönmüş gözlerimden şüphelenmek üzere eğitilmiş pasaport ve güvenlik kadın memurlar, Allah'ı inkar eden bir yabancıyı suratsızca hırpalarken tam o sırada dua eden biri olduğumu asla düşünemezlerdi. Çünkü onlar Allah'a inanmanın sadece İranlılara ait bir ayrıcalık olduğuna inanırlar.

20 Ocak 2007 İstanbul'da saat 06.00. O halde Tahran'da 07.00 olmalı.

Taksi henüz uyanmamış şehirde, Bakırköy'de hiç uyumamış bir eve doğru ilerliyor. Kalbim ağrıyor. Bundan böyle hep ağrıyacak.. Masal babam İstanbul'da bir yerde uyuyor. Bir daha hiç uyanmayacak... Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.. Masallarımın miladı doldu gerçek olanca utanmazlığıyla kaldırımlarda uzandı..

Benim masal Babam Hrant...


Hrantçığım, babacığım, benim masal babam... Çocukluğun bir güvercin kanadında Saroyan hikayelerinden bize misafir gelivermiş babacık... O güzelim yüreğin sızlamasın diye elim varmıyor kendi yüreğimin halini yazmaya şimdi. Sadece seninle zamanı yaşamış olabilmenin imtiyazlı sıcaklığı üzerimde... İçim titriyor seni üzecek, incitecek, o kimselere el değdirmediğin vakur kalbini kırarım bilemeden diye...

Birlikte ne çok şey öğrenmişiz hayattan bir ustanın çırağına anlatırken tazelemesi gibi hayatı... Gedikpaşa Yetimhanesi'nden başlayıp Tuzla Ermeni Çocuk Kampına, sevdan sevdalın bir pürüzsüz Rönesans tablosu Rakel'den, sımsıcak çocukların, kardeşlerin, ailen, ailemin de içinde olduğu dostların ve yuvan Agos'a uzanan. Bize damıttığın, bizden öbürlerine dağıttığın kocaman bir yüreğin gökkuşağı renkleri şimdi elimizde ve sensiz...

Herşeyi öğretip tek eksikle uçuverdin... Sensiz nasıl yaşanır ne ben biliyorum, ne başka bir kimse. Ömrün sevgiyi elindeki herşeyi herkesle paylaşarak geçti... Mutlu ol diye söylüyorum; sensiz sığınacak bir liman ararken öylesine çaresiz yine senin sımsıcak evinde bulduk tesellimizi... Seni kana kana yaşayabildiğimiz tek sığınağımız yine senin yuvan oldu...

Nasıl tarifsiz bir cömertliktir ki bu, Rakel'in gönlünde bir kocaman sevgi parçan, kardeşlerim Delal'in ufka yelken açmış gözlerinde, Ararat'ın vakur yüreğinde, Sera'nın sönmeyen ateşinde, babalarımız Orhan ve Levent'in insanı kucaklayıveren seslerinde, Agos'un sabırlı titizliğinde bıraktığın bütün parçaları topladım şimdi. Bende emanet duruyorlar.

Daha çok iş var benim masal babam...



Önümüzdeki günlerde birer birer yetim çocukların, boyacı çocukların, özürlü çocukların, mülteci çocukların, yoksul çocukların gözlerinde bıraktığın Hrantları toplayacağım.

Saroyan'ın dediği gibi, şimdi yaşamak vakti. Fakat bir yol göster bana masal babacığım.. Ben milyonlarca Hrantı yüreğimde sensiz nasıl taşıyacağım?
"

ŞAFAK PAVEY

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder